kendi ezikliğinin suçunu tanrı'ya atan insan

kendi ezikliğinin suçunu tanrı'ya atan insan ve "internet dini" üzerine bir kaç kelam.....



bu güruhun durumu aslında çok arabesktir..ve evlerinde kimseye çaktırmadan gizli gizli müslüm gürses, ferdi tayfur , emrah vs... dinlerler...dışarda ise gotik takılmayı tercih ederler.
yaşadıkları bi takım şeyler onları yaralamıştır...evet elbette kuşkusuz insan bir takım şeylerden etkilenir hayatta..

Evet hayat bizleri örselemiş olabilir, annemiz küçükken terlikle bizi dövmüş olabilir, sevgilimiz bizi terketmiş,istediğimiz convers’i alamamış,beğendiğimiz hatunu eve atamamış olabiliriz..

Ama işte benim bahsedeceğim bu kişiler ya çok saftırlar ya da çok bencildirler ki hayatta yaşadıkları bu eziklik yıllar geçtikçe onları tanınamaz hale gelmiş bir insan yapmıştır....İki ihtimal vardır..Ve işte bu iki ihtimalden biri onları bu arabesk duruma sürükler.Bunlar her boku allaha atarlar, atarlar, atarlar,,sonra inanmıyorum havasına girerler...bir gün deist bir gün ateist öbür gün agnostik olur çıkarlar...içine düştükleri kendi boktan durumları yetmezmiş gibi bir de etraflarındaki diğer insanların da hayatlarını bok etmeye çalışırlar.

hem tanrıya inanmazlar hem de yeri geldiğinde tüm savaşların tüm zulümlerin suçunu o iki dakika önce inkar ettikleri tanrıya atmaktan çekinmezler...size de bu ne çelişki bu ne çıldırtan denge aga ? demek düşer..

Bunların saf olanları iyi niyetlidirler aslında...Bunlar gerçekten arayış içinde olanlardır.

Fakat ikinci grup yani bencil olanları akıllara zarardırlar...Bunlarla başa çıkabilmek zordur..Hani dinsizin hakkından imansız gelir derler ya bu egoizm taraftarlarının üstesinden işte o imansızlar bile gelemez...!
Bunlar da bir sonradan görmelik hakimdir ki işte bu özellik zaten ezikliğin temel ana vazgeçilmez unsurudur.Bunlar kendilerini kanıtlama çabası içerisindedirler..Aslında bir dünya görüşleri olmasa da , dünya-insanlık işleri siklerinde bile olmasa da insanlara hoş görünmek adına kendilerine sözlüklerden, ansiklopedilerden savunacak uygun bir ideoloji bulurlar ve onu seçerler kendilerine.

Bunlar kolay etki altında kalan insanlardır aslında.Medyanın propagandasına çabuk kanarlar..FW mailler bunlar için vazgeçilmez bir ibadet tarzı olmuştur..İnternette gördükleri her şeye gayet kolayca inanabilir bunlar...Bu tip insanların günümüzde inandıkları tek şey aslında internettir... (baknz.. Aramaya inanmak)

Bunların inandıkları dinin adı “internet dini” dir...Kutsalları google , peygamberleri ekşi sözlükvari oluşumlardır.İnternet dininin emirlerini MSN ve Facebook gibi yollarla tüm sanal alem insanlığına tebliğ ederler.Kaynaklar, kütüphaneler, arşivler ve tarihin hiçbir önemi yoktur.Üniversite kürsülerinde, kütüphane ve arşivlerde saçlarını beyazlatan profosör amcaların hiçbir ehemmiyeti yoktur..Onların uğraşları beyhude çabalardır...

Neyse konuyu dağıtmayalım...Evet hem Tanrı’ya inanmayıp (gerçekten inanmayanlara saygım sonsuz) ya da daha doğrusu sürekli inanmadığını söyleyip, karılı kızlı ortamlarda şekil yapmaya çalışıp , hem de en ufak bir aksilikte isyan edince ortalıkta küfredecek bir varlık aramak bir çelişkidir arkadaşlar...Yapmayalım diyorum ,gözünüzü seveyim.

Şu üç günlük dünyada, yarın bir gün hepimizin geberip gideceği bu alemde, insanlara hoş görünmeye çalışmak yerine yaratıcıya hoş görünmeyi tercih etmenin daha mantıklı olduğunu düşünüyorum ben şahsen...Az önce dediğim gibi gerçekten inanmayan insanlara, onlar bana saygı gösterdiği sürece benim de saygım ve hoşgörüm sonsuz...

Benim bu yazıyla sözüm etraftaki bazı “şekil olmuş şöbiyet güzellerine”, benim laflarım ne olduğunu bilmedikleri bir şeye (herhangi bir şeye bu farketmez) körü körüne inanıp işin fanatikliğine giden ve bu yolla ortam yapmaya çalışan ortamsız çapsızlara...Evet lütfen en azından şunu yapalım hayatta neyi savunuyorsak savunalım neye inanırsak inanalım ama sağduyuyu , hoşgörüyü, başkalarına saygıyı , vicdanı, akılı elden bırakmayalım....Hepinizi al yanaklarınızdan, top sakallarınızdan, jöleli saçlarınızdan, lewis kotlarınızdan öpüyorum...saygılar sunuyorum....

Formula 1'de yeni sezon başlıyor


Dünyanın en çok izlenen spor organizasyonlarından biri olan Formula 1 Dünya Şampiyonası'nda yeni sezon, bu hafta sonunda yapılacak Avustralya Grand Prix'si ile başlayacak.


Melbourne kentindeki 5 bin 303 metrelik Albert Park Pisti'nde 58 tur üzerinden yapılacak Grand Prix'de 27 Mart Cuma günü antrenman turları, 28 Mart Cumartesi günü TSİ 08.00'de sıralama turları ve 29 Mart Pazar günü de TSİ 09.00'da yarış gerçekleştirilecek.

Bu sezon toplam 17 Grand Prix düzenlenirken, İstanbul sezonun 7. yarışına ev sahipliği yapacak. Formula 1 Türkiye Grand Prix'si 5-7 Haziran tarihlerinde yapılacak. Formula 1 'de 2009 sezonu 30 Ekim-1 Kasım tarihlerinde yapılacak Abu Dabi Grand Prix'si ile sona erecek.

Formula 1'de sezon takvimi şöyle:

Avustralya Grand Prix'si: 27-29 Mart

Malezya Grand Prix'si...: 03-05 Nisan

Çin Grand Prix'si.......: 17-19 Nisan

Bahreyn Grand Prix'si...: 24-26 Nisan

İspanya Grand Prix'si...: 08-10 Mayıs

Monaco Grand Prix'si....: 21-24 Mayıs

Türkiye Grand Prix'si...: 05-07 Haziran

İngiltere Grand Prix'si.: 19-21 Haziran

Almanya Grand Prix'si...: 10-12 Temmuz

Macaristan Grand Prix'si: 24-26 Temmuz

Avrupa Grand Prix'si....: 21-23 Ağustos

Belçika Grand Prix'si...: 28-30 Ağustos

İtalya Grand Prix'si....: 11-13 Eylül

Singapur Grand Prix'si..: 25-27 Eylül

Japonya Grand Prix'si...: 02-04 Ekim

Brezilya Grand Prix'si..: 16-18 Ekim

Abu Dabi Grand Prix'si..: 30 Ekim-1 Kasım

-GEÇEN SEZON HAMILTON KAZANDI-

Avustralya Grand Prix'sini geçen sezon Mc Laren Mercedes'in dünya şampiyonu İngiliz pilotu Lewis Hamilton kazandı.

BMW Sauber takımının Alman pilotu Nick Heidfeld ikinci, Williams takımının Alman pilotu Nico Rosberg ise üçüncü olurken, Ferrari'ler podyum görememişti. Birçok pilotun kazaya karıştığı Avustralya Grand Prix'sini 6 pilot tamamlayabilmişti.

-AVUSTRALYA'DA MC LAREN 9 KEZ İLK SIRAYI ALDI-

Avustralya'da 1985 yılında sokak pisti şeklinde başlanan yarışlar, 1996 yılında Melbourne kentinde yapılan Albert Park'a alındı.

Çoğu zaman sezonun açılış yarışı olan Avustralya'yı şimdiye kadar Mc Laren takımı 9 kez kazanırken, Ferrari 6, Williams ise 5 kez zafer yaşadı.

Aşk ve Yağmur Damlaları

Şarkılarda şiirlerde ve bir çok edebi eserde aşk içinde bir yağmur, romantizm ve bilimum atmosferler geçer... En ilginç olanı yağmur damlaları belkide... Yağmur damlalarının vücuda(özellikle dudaklara) olan teması, sevdiceğine söylediği sözlerde aşık kişinin en çok kullandığı temadır... Yalın, bir şarkısında "küçük bir yağmur damlası kadar değerim yok mu sende?" derken, yine buraya değiniyor, büyük ihtimal sevdiceğinden bir buse alamadı ya da öyle bir şey... Yine başka bir şarkıda(değer mi?) "yağmur olur, damla damla, öperdim öperdim dudaklarından" şeklinde bir cümle geçiyor, yine bu temaya örnek...

Bir sonraki yazımızda aşkın dünyası ile ay arasındaki benzerlik ve farklılık bağından çıkan temaları anlatacağım... Zira aşkı betimlemek için böyle temalar kullanıyor insanoğlu yüzyıllardır...

Yıl 2047

video

Doğum tarihinden kişilik ve ilişki analizi...

Doğum tarihinizi girin analiz et butonu ve ardından ok....

Analizci version 1.5 programını indirmek için aşağıdaki adrese tıklayınız:
http://uploaded.to/?id=uw4xdm

BİLGİ: Doğum tarihinden kişilik analizi yapan program...
TEKNİK: İnsanın ve İlişkilerin Pin Kodu
TEKNİĞİ GELİŞTİREN: Douglas Forbes

Programın Adı: Analizci version 1.5
Programın Yapılış Tarihi: 18 Kasım 2006 Cumartesi gününden beri her gün gelişmekte...
Programı Yazan: Efe Dincer
Bu programın Tüm Hakları Reset Yazılım'a aittir.

Reset Yazılım'ın kuruluş amacı:
Sizlere bilgisayarda yaptığınız işleri kolaylaştırmanız için programlar üretmek ve bunları ücretsiz sunmak...
Ayrıca eğlence amaçlı oyunlar üretip günün sıkıntısından sizi kurtarmak...
Bu arada reklamlar sayesinde öğrenci harçlıklarını çıkartmak...
Ayrıca test ekibimize katılarak yeni projelerimizi ilk kullananlardan olabilir ve isminizi programa yazdırabilirsiniz...

e-mail : resetyazilim@yahoo.com

RESET YAZILIM Copyright 2006-2008

Evinizde sinema keyfi için neler gerekli?

Evinizde sinema keyfi için neler gerekli?
Evinizde HD deneyiminin tadını çıkarmak ve ev sinema sisteminizi geliştirmek size kalıyor. Salonunuza sonradan girecek her bir teknolojinin size yepyeni imkanlar sağlayacağını sürekli göz önüne alın. Gelişmeye açık olun.


BBC Focus dergisinde yer alan habere göre, evleri birer sinema salonuna dönüştüren yüksek kaliteli görüntü devrimi High Definition (HD) yaygınlaşmaya başlandı. İşte, oyun konsolları, yeni nesil film teknolojileri ve ülkemizde en sonunda yayına başlayan HD kalitesindeki televizyon kanalları ile ilgili bilmek istedikleriniz:

LCD mi ya da PLAZMA mı?

Her teknolojinin iyi ya da kötü yanları varken birçok ev sinema uzmanları, zengin kontrastı ve daha derin siyah seviyeleri için iyi tasarlanmış plazmaları tercih ediyor. LCD'nin arkadan aydınlatma kullanımı iyi olmadığından çoğunluk sınırlanmış görüş açılarına maruz kalmayan plazmaları istiyor.

Surround ses sistemleri

HD görüntüleri buna uygun HD surround sese ihtiyaç duyuyor. Evinizde odanın dört tarafını çevrelemek için en az 5 hoparlör için yere ihtiyacınız olacak. Bunun yanında bas' ı dağıtmak için subwoofer gerekecek. Odanız için uygun en büyük hoparlörü almaya gidin. Ekran karşısına kurulup herhangi bir aksiyon oyunu başlattığınızda hoparlörlerinizin az sesle cızırdamasını değil gümbürdemesini isteyeceksiniz.

Tüm hoparlörler, kullanıcıya inanılmaz sonik serisi sunan surround ses amplifikatörüne bağlanır. Amplifikatörün tüm temel surround ses formatlarını kullanabildiğinden emin olun. Her kanala en az 100 watt vermeli ve birçok AV girişi ve çıkışı olmalı.

Bunların hepsi bir markada bulunur mu?

Sadece bir markanın tüm isteklerinizi karşılaması kullanıcının yararına gibi görünse de her biri alanında uzmanlaşmış üreticilere gitmenizi öneriyoruz. Panasonic, Phillips, Pioneer ve Sony düz ekran televizyonlar konusunda uzmanken, B&W, KEF, Mission ve Tannoy gibi markalar da hoparlör yapmada ve tasarlamada kendi alanlarında uzmandır. AV ses yükseltme ve surround ses işlemcisine gelirsek Arcam, Denon, Marantz, Pioneer ve Yamaha en bilinen markalardan bazılarıdır.

HD TV'yi en iyi kalitede izlemenin yolları:

Parlaklık: Parlaklığı çok yüksek ayarlayınca görüntüler cansız görünecektir. Öncelikle, bir filmden karanlık bir sahne bulun ve sonra parlaklığı maksimum değere getirin, renk ayarını azaltın. Siyah renkler siyah görününceye kadar parlaklığı azaltmaya başlayın, ancak çok fazla azaltmayın. Çünkü ekranın karanlık bölgelerindeki detayları anlayamazsınız.

Kontrast: Burada dikkatli olun. Eğer kontrastı çok yüksek ayarlarsanız, kontrast göz yorgunluğuna yol açar ve hatta plazma TV'de ekran yanmasına neden olur. Bu sefer bir filmden parlak bir sahne kullanın ve kontrast seviyesini maksimuma getirirken rengi azaltın. Beyaz alanlar keskinleşene ve detaylar görünür hale gelene kadar kontrast ayarını aşağıya çekin.

Renk: Birçok izleyici izleyenlerin renkleri gösterişli olarak görmeleri için renk ayarını yüksek seviyeye getirir. Seviyeyi ayarlarken ve görüntüyü doğallaştırırken canlı tonlara getirin. Televizyonların renk ayarları yeni aldığınızda genellikle cool, warm ya da normalde oluyor. Oyun oynarken ve film izlerken renk ayarını muhtemelen normal konuma getirmek isteyeceksiniz. Warm ayarında ise renkler daha canlı olabiliyor.

Keskinlik: DVD ya da HDTV izlerken en iyi sonucu elde etmek için bu ayarı değiştirmeyin. Ancak daha eski malzemeler (video teyp gibi) kullanırken ise daha iyi çözünürlük elde etmek için keskinliği artırabilirsiniz.

Fabrika ayarları: Birçok televizyonda görüntü kalitesini optimize etmek için üretimden sonra ayarlar yapılmıştır. Kumandadaki bir tuştan tüm bu ayarlara ulaşabilirsiniz. Firmalar sadece size bir seçenek sunuyor. Kendiniz ince ayarları yaparak daha iyi görüntü elde edebilirsiniz.

Görüntü parazitini azaltma: Yüksek kalitede resim formatı için bu ayar kapalı olabilir. Ancak daha düşük kaliteli resim kaynakları için buna ihtiyacınız olacaktır.

Kadın-Erkek ve Tanrı Teorilerim

İnsanlığın ilk çağlarından beri kadın ile erkek arasındaki rekabet ve çekişme hep süregelmiş bilinen bir mevzudur. peki tanrı neden erkek ve kadin diye iki ayrı şekilde insan yarattı elbette bu sorunun cevabını bilemiyoruz :) ama birkaç tahminimiz var tabi ki..

1'inci teori: Tanrı kadını yarattı ve ona göz kulak olsun, sıkılınca güldürsün, zeka ve mantık gereken hesapları planları kadınların yerine yapsın, ağlayınca teskin etsin, her sıkıtısını göğüslesin, kadın evde yatarken erkek akşama kadar eşek gibi çalışıp alışverişlerini, kredi kartı borçlarını ödesin, köpeğini gezdirip annesine baksin diye erkeği görevlendirdi. biraz mantıklı gibi ama hemen karar vermeyin, şüpheci olun.

2'inci teori: Tanrı erkeği yarattı, baktı ki erkek kendi gücüne zekasına çok güveniyor ve durmadan dünyada düzeni bozuyor hatta sonunda kendine tanrı rolu çıkarıyor.. tabi tanrı buna çok kızdı ve insanoğluna bir ders vermek için erkeğin gücünü zekasını perişan eden hoş varlıklar kadınları yarattı. böylece rövanş alınmış oldu. erkeğin gücü kadının çekiciliği ve kurnazlığına mağlup oldu.

3'üncü teori ki bu en çok beğeni ve kabul görmüş olanıdır: kısmen 2inci teoriye de benzzemektedir.. şimdi tanrı erkeği yaratır, ama erkek dünya işiyle futbolla iddaa ve para ile o kadar yakından ilgilenmektedir ki, tanrıyı ve ona karşı görevlerini unutur. tanrı ise kendisini hatırlatmak için erkeğin hoşuna gidecek olan şirin varlıkları gönderir. bunu gören erkek heyecan ve büyük bir aşk-şevk ile aman tanrım diye haykırır. bizim kültürde ise erkeler kadınları görünce ardından "Allahhh be!" diye bu geleneği devam ettirmektedir.

bir kanıt: bazı nerd herd mensubu arkadaşların, gece gündüz ders ve kod aşkıyla yanıp tutuşurlarken, kütüphanede yolda otobüste hoş ve şirin veya sarışın ya da modaya uygun kıyafetli bir kadını görünce hep birden veya asenkron olarak Allah! diye haykırdıkları görülmüştür :D bu da 3üncü teoriye bir örnektir.

şimdi de bir başka kanıt: tanrının varlığından süphe duyan arkadaşlara bile o heyecanla Allah dedirten başka bir etmen olamaz kadından başka :) kadınlar erkekleri imana getirmek için gönderilmiş birer işaretcilerdir. özetle "It was the signal!"


not: bunlar tamamen hayal ve benim ortak ürünümüzdür.

Esra Ceyhan - Canlı Yayında Adam Uçuyor

Böte Kazık

Dost Kazığı isimli oyunu bilirsiniz... Bilmeyen arkadaşlar acilen öğrenmeli zira çok zevkli bir oyun olur kendileri... Neyse biz bu oyunu öğreneli beri paso oynuyoruz ve acayip zevk alıyoruz, bir ara skorların bir kısmını koymuştuk bloga, neyse konuya geleyim, HIMYM ile bu oyunu pc ortamına taşımaya karar vermiştik, kodları da C# ile yazıyoruz, oyunun ismini BÖTE KAZIK olarak düşündüm, değişebilir de, oyun henüz bitmedi, bitince exeyi buradan yayınlarız, belki kodlarını da koyarız, salı günü bir brain storm and geek coders party yapacağız 5-6 kişi girişicez oyuna, inşallah tamamen biter(en azından algoritması), oyun bi bitsin neler ekleyeceğiz neler aklımızda süper şeyler var, bakalım inşallah onları gerçekleştiririz...

C# ile decimali binary'e çevirme...

kod yazımı bana aittir, mantık gayet basit:
using System;
using System.Collections.Generic;
using System.Linq;
using System.Text;

namespace ConsoleApplication5
{
class Program
{
static void Main(string[] args)
{
int sayi=0;
string binary="", modu="";
sayi = Convert.ToInt32(Console.ReadLine());
do
{
modu = Convert.ToString(sayi % 2);
binary = modu + binary;
sayi = sayi / 2;
} while (sayi != 1);
Console.WriteLine("1" + binary);
Console.ReadLine();
}
}
}

Visual Studio.NET'i 2 saniyede açalım...

nasıl yapacağız,
1- "klavyemizdeki başlat menüsünü açan tuşa + R" basacağız (çalıştır menüsü gelecek)
2- devenv yazıp enter diyeceğiz
bu kadar...
karşımızda vs.net ;)

Secrets of LOST - Michael Emerson

Türkiye okuma haritası

başlık paranı hesapla ucuza gitme :)

baylar bayanlar başlık paranızı hesaplayın, ucuza gitmeyin. kaç keçi değerindesiniz hemen hesaplayın :)

You've always wondered. How many goats are you worth? Take the quiz and find out.
ben 8 keçi edermişim kayınpeder üstüne baldızı da verirmiş, ilginç bir durum :)
Your goat worth is:
8. Not only will her dad give you 8 goats, he'll throw in her sister too!

C# ile Veri Tabanı Erişimi - Kod Yazmadan

Evet birazdan görecekleriniz sizi çok etkileyecek, tek satır kod yazmadan bir veri tabanındaki bilgilerin datagridview nesnemize aktarılmasını sağlayacağız evet yanlış duymadınız TEK SATIR KOD YAZMADAN. Tabi bu sadece Visual Studio .NET derleyicisi ortamında geçerli, diğerlerini bilmiyorum mono falan ben Microsoft Visual C# 2005 Express Edition kullanıyorum, üst sürümlerde de olur...
önce bir access dosyası oluşturuyoruz, masaüstü şart değil herhangi bir yer olabilir:



access dosyamıza "veritabani" ismini verelim...:



şimdi c# derleyicimizi açıp yeni bir windows application projesi açalım...
menü çubuğundan Data->Add New Data Source... tıklayalım:



karşımıza çıkan pencerede bizden bir data source tipi seçmemizi istiyor database'i seçip next diyoruz:



bu sefer de bağlantı seçmemiz isteniyor new connection butonuna tıklıyoruz:



yeni çıkan pencede data source kısmını değiştirmemiz gerekiyor, change butonuna basıyoruz:



ve data sourceden microsoft access database file seçip ok diyoruz:



ve birkaç saniye bekliyoruz yine eski pencere geliyor bu sefer de database file name için browse butonuna tıklıyoruz:



ve nereye oluşturduysanız oraya gidip access dosyamızı seçiyoruz:



ok tuşuna basıyoruz:



yine next diyoruz:



bu sefer bize bir soru çıkarıyor, diyorki bu veritabanını projenizin olduğu kalsöre kopyalayalım mı diyor evet diyelim:



sonra gelen ekranda bişi yapmadan next diyelim:



tables ve Views seçip finish diyelim:



solution explorer alanından veritabanımıza(veritabani.mdb) çift tıklıyoruz:



buradan tablo oluşturup istediğiniz şekilde sütun ayarlaması yapabilirsiniz:



bir tablo ve 3 sütun oluşturalım...:



birincil anahtarımızı da seçip tablomuzu kaydediyoruz:




ve çıkıyoruz accessten...

şimdi de solution explorer alanından data setimize(veritabaniDataSet.xsd) çift tıklıyoruz:



toolbox'ımızdan tableadapter'ı çift tıklayarak ekliyoruz:



bizden bağlantı istiyor, next diyoruz:



gelen ekranda değişiklik yapmadan yine next diyoruz:



şimdide bizden bir sql bekliyor, sorgu üretici olan query builder butonuna basıyoruz:



bağlantı oluşturduğumuz veritabanındaki tüm tablolar burada(eğer herhangi bir tablo yoksa refresh yapın, buna rağmen tablo yoksa veritabanınızı kontrol edin), tablomuzu seçip add diyoruz:



sonra close diyoruz:



ekrana gelen tablodan tüm sütunları seçtiriyoruz (All Columns) ve OK diyoruz:



karşımıza sql sorgumuzu çıkarıyor... finish diyoruz:



şimdi solution explorer penceresinden Form1.cs ye çift tıklıyoruz:



ve toolbox'ımızın Data bölümünden DataGridView nesnesine çift tıklayıp forma ekliyoruz:



ekler eklemez bize bir data source adresi soruyor hemen oluşturduğumuz data source u açıp tablomuzu seçiyoruz:




işte bu kadar ;)

programı çalıştırdığınızda veritabanımızdaki veriler data gride yazılıyor(şuan boş):



veritabanını açıp istediğiniz bilgileri ekleyin:



sonra programı çalıştırın farkı görün:



bir sonraki anlatımda sql komutlarıyla bu işi nasıl yapacağımızı yani program üzerindeki bilgileri nasıl veri tabanımıza kaydedeceğimizi göreceğiz...
iyi çalışmalar...

“TÜRK AYDIN” INDA BATI HAYRANLIĞININ TARİHÇESİ VE ABDULLAH CEVDET ÖRNEĞİ

Evet yazımın başlığına “Türk” aydını ibaresini koydum, bundan her ne kadar konunun muhattabı olan isimler rahatsız olacak olsalar da öyle uygun gördüm.Neden mi, hayır onları illa ki her şeye rağmen “türk” olarak görmemden ya da basit bir ırkçılıktan dolayı değil sadece kelimenin yapısı, yani dil itibariyle böylesinin daha uygun olacağını düşündüm.Ama eğer bu yazıyı okurken başlıktan rahatsız olacak olan okurlar olursa onlar kendilerince “Türk” aydını yerine “Türkiyeli” aydını ifadesini kullanmakta özgürdürler.

Kulaklarımız bu “aydın” lafına özellikle geçtiğimiz aylarda gündeme gelen, getirilen sözde ermeni soykırımı ve özür dileme kampanyalarıyla çok aşina oldu.Peki biz halk olarak “aydın” kimdir , “aydınlık” nedir öncelikle bunların ne demek olduğunu biliyor muyuz ki ?

Kendilerine aydın diyen bu isimler Türk halkının değerlerini aşağılamaktan fırsat ve zaman bulamadıkları için olacak ki , bu kavramların anlamlarını çıkıp da öncelikle bu halka anlatmamışlar, anlatamamışlardır...Anlatmamışlar değil de anlatamamışlar ise eğer o zaman bu kişiler gerçekten de sandıkları gibi “aydın” falan değillerdir.

Türkiye’de her şeyden önce , hatta “mahalle baskılarından” bile önce, dehşet verici bir “Aydın Despotizmi” terörü esmektedir.

Bu aydın despotizmi örgütüne mensup kodamanlar genelde İstanbul’da yaşarlar.Bizim hayatımızda sadece televizyonlardan görebileceğimiz yerlerde barınıp, isimlerini bilmediğimiz çeşit çeşit lüks yiyeceklerle hayatlarını sürdürür bu canlılar.Bu canlıların her iki lafından biri Aziz Nesinin zeka parıltısı taşıyan “Türk Milleti’nin yüzde bilmem kaçı aptaldır” vecizesiyle başlar.Bu arkadaşlar bu tip genellemelerin hastasıdırlar zaten.

Sokaktaki normal bir vatandaş ise eğer böyle Aziz Nesin’vari bir genelleme yapacak olsa, mesela örneğin ben çıkıp “İngiliz erkeklerinin yüzde sekseni iktidarsızdır” desem ya da “Fransız milleti’nin yüzde doksanı embesildir” desem işte o zaman anında ırkçı yahut faşist damgası yemekten kurtulamam.

Siz zaten bu canlıların zihinlerine , ruhlarına, en derinliklerine indiğinizde onların daha kendi kafalarında bir takım problemleri çözemediklerini , açmazlarda, bunalımlarda olduklarını görürsünüz.Peki bu zavallı güruh nasıl oldu da böyle türedi ? Bu topraklar bu tür insanları nasıl yetiştirebildi ? Bu ülkenin gazeteleri, televizyonları, yayın evleri bu Aydın despotizminin hizmetine nasıl, kimler tarafından sunuldu ? Kuşkusuz bu sorular da ayrı ayrı cevaplanmayı beklemektedir.

Biz bu güruhun nasıl oluştuğunu anlamak için en kısa yol olan tarihe baktık.Ve baktığımız yerde gördük ki dün ile bugün arasında bu ülkede aslında bazı şeyler açısından hiçbir değişiklik olmamış.Geçmişte görülenler adeta artık bizi “tarih tekerrürden ibarettir” sözünü kabul etmemiz için zorlar olmuş.


“Mütareke basını” , “Ali Kemal” , “Damat Ferit” gibi isimleri çok duymuş ve bunları özellikle yan yana çok görmüşüzdür.Ama işgal zamanlarının yaşandığı o kara günlerde bugün adını Ali Kemal kadar fazla duymadığımız bir isim daha vardır ki o da Abdullah Cevdet’tir.

Tarih bilincinden o kadar yoksun ya da o kadar hafızasız bir milletizdir ki “Abdullah Cevdet” ismi sanki bir kahraman edasıyla geçtiğimiz yıllara kadar Ankara’nın bir sokağının ismi olarak kullanılmıştır.Bu yanlıştan daha sonra , bundan dört sene önce dönülmüş ve sokağın adı değiştirilmiştir.Sokağın adının değiştirilmesine , Abdullah Cevdet isminin kaldırılmasına tabi ki türk basınındaki malum koro hiddetle karşı çıkmıştır.İnternetten konu ile ilgili gazetelerin arşivlerine baktığınızda bu değişiklik karşısında ayağa kalkanların kimler olduğunu , Abdullah Cevdet’in manevi torunları’nın (!) hangi gazetelerde köşeleri tuttuğunu görürsünüz.Ve maalesef bu mütareke basını artıklarının tepkileriyle sokağın adı bu değişiklikten bir sene sonra 2006’da tekrar Abdullah Cevdet olmuş, ama hakkındaki tartışmalar bitmemiştir.

Bu manevi torunlara daha sonra değineceğim ancak önce Abdullah Cevdet kimdir ona bakalım.

Atatürk’ün en yakınındaki isimlerden biri olan Falih Rıfkı Atay yazdığı “Çankaya” isimli kitabında Ali Kemal gibi Abdullah Cevdet’e de değinir.Hatta yazılanlardan anlaşıldığına göre Falih Rıfkı Atay , Abdullah Cevdet’in işbirlikçilik ve Kuvva-yi Milliye düşmanlığı konusunda Ali Kemal’den daha tehlikeli olduğunu belirtir.Ali Kemal’in parasız sefil bir şekilde öldüğünü, hiçbir zaman yabancı uşaklığı yapacak bir mizaçta olmadığını ama ülkenin kurtuluşunun İngilizlerle işbirliğinden geçmekte olduğuna samimi olarak inanmış , kandırılmış biri olduğunu söyler.

Ali Kemal ittihatçılara da karşı olduğu için tek çare olarak ülkenin manda altına girmesi lazım geldiğini ve ancak böyle on – on beş yıl yaşayıp daha sonra toparlanabileceğimizi düşünür.

Abdullah Cevdet ise bir doktordur.Aldığı eğitimin de etkisiyle pozitivist olmuştur.Türkiye’de dine karşı olan hareketlerin adeta fikir babası, öncüsüdür.

(Biz burada onu bu özelliği dolayısıyla eleştirmiyoruz, öyle zanneden andavallar ve moronlar çıkacaktır mutlaka, o yüzden baştan söyleyelim)

Bu özelliklerinin dışında Abdullah Cevdet ilk başlarda İttihat ve Terakki cemiyetinde faaliyetlerde bulundu.Siyasi sorunlara eğildi.Gazatecilikle de uğraştı.

2.Meşrutiyet’ten sonra artan batılılaşma akımının öncülerinden de oldu ki, onun bu özelliği nedeniyle onu Atatürk’ün yapacağı inkılapların fikir babası olarak görme gafletine düşenler de oldu.Ancak onun Atatürk ile hemfikir olduğu tek nokta , ve Abdullah Cevdet’in bu ülkeye yapmış olduğu tek hizmet kanımca Latin harflerinin ülkeye getirilmesine öncülük etmekten başka bir şey değildir.

Abdullah Cevdet de Ali Kemal gibi mandacı zihniyete sahip biriydi.Batılılaşma akımından o kadar etkilendi ki işi , bir makale yazarak Türk insanının çirkin olduğunu ve bunun ancak Avrupa’dan damızlık erkek ithal ederek önlenebileceğini yazma ahlaksızlığı ve ırkçılığına kadar götürdü.

Evet, Abdullah Cevdet , Hitler’den yıllar önce “güzel ırk” yaratma hevesine düşmüş, Türk ırkının güzelleşmek için Avrupa’dan getirilecek erkeklere muhtaç olduğunu bile söyleyebilmişti.
Neyse ki bu, Abdullah Cevdet’in yazılarına son vermesine neden olacak bir olay oldu.Atatürk, Cevdet’in bu ruh hastası ve ahlak yoksunu fikirlerine karşı sert bir yazı kaleme aldırdı ve Abdullah Cevdet buna cevap veremeyeceği için kalemini bıraktı.

Abdullah Cevdet fikir alanında akla ziyan bu hareketlerin yanında başka marifetler de işledi elbette.Milli Mücadele yanlısı yakın arkadaşlarını jurnalledi ve İngilizlerle işbirliği yaptı.

Kendisi gibi bir başka pozitivist ve din karşıtı olan ama onun aksine Milli Mücadele yanlısı olan eski arkadaşı Zekerriya Sertel de onun işgalci İngilizlere ispiyonladığı isimlerden biriydi.

Zekerriya Sertel ise bu olayı şöyle anlatır :


”Beş-on arkadaş, ilk toplantıyı bizim evde yaptık. Aramızda Köprülü Fuat, sonraları Atatürk’ün Milli Eğitim Bakanlığını yapmış olan Hasan Ali Yücel, gene Atatürk’ün ilk İçişleri Bakanlarından Ferit ve daha bazı gençler vardı. Ben o vakit Cağaloğlu’da Abdullah Cevdet’in evinin birinci katında oturuyordum. Üstümüzde ev sahibi olarak kendisi oturuyordu. İkimizin de iki-üç yaşlarında küçük kızlarımız vardı. Hakkında pek fana sözler işitmiş olmama bakmayarak, Abdullah Cevdet’e karşı saygı besliyordum. Ne de olsa belirli bir şeye inanan ve inandığı şey için savaşan bir adamdı. Abdullah Cevdet ateistti. (...)Aynı binada bulunduğumuz için aramızda iyi komşuluk ilişkileri vardı. Biz arkadaşlarla salonda toplu bir halde yeni kurulacak örgütün biçimini kararlaştırmak üzere hareketli bir tartışmaya dalmıştık. Birden kapı açıldı. Abdullah Cevdet’in küçük kızı babasının elinden kurtularak salona daldı. Babası da onun arkasından içeri girdi ve bizi toplantı halinde buldu. Yirmi dört saat sonra, hepimiz İngiliz polisi tarafından tutulup ‘Bekirağa Bölüğü’ne atıldık. Belli ki, mütarekede İngiltere’nin ajanlığını kabul etmek alçaklığına düşen ve İngilizler tarafından himaye edilen Abdullah Cevdet, efendilerine yaranmak için, bu toplantıyı haber vermişti. Kendisine saygı duyduğum bu adam, bana böyle bir oyun oynamıştı. ‘Bekirağa Bölüğü’nden kurtulup eve döndüğüm zaman, kendisiyle merdivenlerde karşılaştım. Sanki hiçbir şey olmamış gibi, beni güler yüzle selamlamak istedi. Yüzüne tükürdüm:-‘Yaptığın alçaklıktan utan’, dedim.(...) Kendisini savunmaya bile lüzum görmeden çekilip gitti. Çünkü suçu meydandaydı.”


İşte yakın arkadaşlarından ve komşusu olan Zekerriya Sertel’in anlattıklarına göre Abdullah Cevdet’in içler acısı durumu buydu.Batılılaşma hevesine kendini o kadar kaptırmıştı ki bu uğurda neyi varsa her şeyi hiç çekinmeden feda edebilir, satabilir, yok sayabilirdi.Bu adamın sanki adeta inandığı hiçbir değer kalmamıştı.Sanki adeta beyni yıkanmıştı...

Yine Rıfkı Atayın eseri Çankaya’da anlatıldığına göre kendisi tarihimizdeki şanlı Çanakkale Zaferimiz için de inciler döktürmüştü.Abdullah Cevdet Çanakkale savaşı için ; “medeniyet ayağımıza kadar geldi ama biz ona kucağımızı açmadık ve geri teptik, onlarla savaştık” deme gafletini gösterecek kadar da İngiliz sevdalısıydı.Nitekim mütareke olduğunda Abdullah Cevdet anında İngilizlere sığınmış ve onların yardımıyla Sıhhıye Müdürlüğü’ne getirilmişti.

Abdullah Cevdet daha sonra tamamen gerçek yüzünü gösterdi.İşgalci İngilizlerin de arkasında olduğunu hissederek kendine güveni arttı ve mütareke döneminin bir başka satılmış gazetecilerinden olan Sait Molla ile ahbaplık kurdu.”Jin” adını verdiği Kürtçe isimli bir gazete kurdu.Ardından Kürt Teali Cemiyeti’ne üye oldu ve Kürtlük davası için çalışmaya başladı.

Önce jön türk, sonra ittihatçı, sonra mandacı ve en sonunda da apaçık Kürt Teali Cemiyeti üyesi olarak bu dengesiz hayatına son verdi.


RADİKAL 2 NEYİN PEŞİNDE ?

İşte böyle bir maziye sahip Abdullah Cevdet’in isminin Ankara sokaklarından kaldırılmasına hiddetlenenler de oldu..Abdullah Cevdet ismini internet aleminde, google’da arattırdığımızda bugün biz şöyle bir manzara ile karşılaşıyoruz : http://www.radikal.com.tr/ek_haber.php?ek=r2&haberno=4995


21.08.2005 tarihli linkte Yüksel Işık isimli şahıs Abdullah Cevdet ‘in Türkiye’nin ufkunu açan bir bilim adamı olmasından bahsediyor, onun pozitivst yanından dem vuruyor ve işi bugünkü siyasi hesaplara getirerek söz konusu sokaktan ismin kaldırılmasının bir gerici işgüzarlığı olduğunu söylemek istiyor.

1266 kişinin okuduğu Yüksel Işık isimli şahısın bu yazısına kuşkusuz tarihi bilmeyen, araştırmayan pek çok kişi hak verecek, ve olayın sadece bir siyasi hesaplaşma olduğunu zannedecek, bir gerici-ilerici , dinci-bilimci kavgası olduğunu zannedecek...Radikal 2 de konuyla ilgili yayınlanan yazı tarihi gerçekleri yok saymakla kalmıyor bu gerçekleri çarpıttırmaya da çalışıyor.Sanki İngiliz Muhipleri Derneği’ni kuran isim Abdullah Cevdet değilmiş de ya da Kürt Teali Cemiyeti’nin en etkin üyelerinden biri Cevdet değilmişçesine bir de söz konusu kişilik Atatürkçü bir isimmiş gibi lanse ediliyor.

Radikal 2 de söz konusu yazıyı yazan şahsiyet bu noktalardan bakıldığında tarihe, bilime ve Atatürk’e saygısızlık etmiş, ihanet etmiştir.

Zat-ı muhterem, Cevdet hakkındaki iddiaların da sadece asılsız olduğunu söyleyip yalanlamaktan başka hiçbir şey yapamıyor ve hiçbir tarihi delil ortaya koyamıyor.

Ortada konuyla ilgili Atatürk’ün en yakın dostlarından Rıfkı Atay’ın Çankaya eseri gibi bir kaynak ve Zekerriya Sertel’in anıları varken bu konunun böyle bir ilerici-gerici kavgasına indirgenmesine şahsen bir tarih bölümü öğrencisi olarak anlam veremiyorum.

Her fırsatta bilimin üstünlüğünden bahseden çevrelerin ne gariptir ki işlerine gelmeyince “tarih” bilimini unuttuklarını veya önemsemediklerini üzülerek görüyoruz.





Daha ayrıntılı bilgi için :

http://www.ufukotesi.com/yazigoster.asp?yazi_no=20060339

söz konusu linkin tarafsızlığından şüphe edenler çıkacaktır mutlaka, o yüzden meraklıları yazıda bahsettiğim gibi Çankaya ‘nın 137 – 140. sayfalarına göz atabilirler,

Zekerriya Sertel ismi ile ilgili de kısa bir araştırma yapabilirler.

Yaşasın fe klavyemiz!

İhsan Sıtkı Yener ismini, itiraf edeyim ki daha önce duymamıştım; sizlere de bu ismin bir şeyler tedai ettirdiğini zannetmiyorum.İhsan Sıtkı Yener, Türklerin okur-yazarlık davasına en büyük ve ilmî hizmetlerden birini sunmuş olan adamdır; onun dikkat, gayret ve himmetleriyle tertiplediği F harfi ile başlayan Türkçe klavye düzeni, senelerden beri daktilo ve sonraları bilgisayar ile metin işleyen herkesin istifade ettiği bir hizmet, daha doğrusu bir buluştur.

İhsan Sıtkı Yener, 1925 Afyon doğumlu; İstanbul İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi'ni 1946 yılında bitirmiş; aynı yıl 1946'da Sultanahmet Ticaret Lisesi'nde Stenografi, Daktilografi ve Meslek Dersleri öğretmenliğine tayin edildikten sonra 1957'de ABD'ye gönderilerek New York Üniversitesi'nde, "Business Administration" bölümünde Ölçme ve Değerlendirme'de master; 1958'de aynı üniversitenin "Business Education" bölümünde Eğitim Metotları, Araştırma-Geliştirme'de doktora yapmış. Bu esnada Türkiye'de resmî makamlara yazılar yazarak Türk dilinin özelliklerine uygun, standart bir yazı klavyesi geliştirilmesi konusunda teşebbüslerde bulunmuş.

İnanılır gibi değil ama ilgililer, "Tamam, klavyeyi düzenle, görelim." demişler.

Yener'in başkanlığında, ama içinde yabancı uzmanların da bulunduğu bir komisyon kurulmuş; bu komisyon, TDK sözlüğünden seçtiği 30 bin kelimenin içinde hangi harften kaçar tane bulunduğunu sayıp istatistik haline getirmiş. Daha sonra parmakların fizikî gücü ve hareket kabiliyetleri göz önüne alınarak sol ele % 49, sağ ele % 51 oranında harf tahsis edilerek klavye üzerine Türkçenin harfleri yerleştirilmiş; bu düzenleme ile Türkçenin fonetik (harflerin ses değerleri) özelliğine uygunluk bakımından sesli harflerin yazılması sol ele bırakılmış.

Böylece "Fe klavye" (dikkat Ef değil!) 20 Ekim 1955 tarihinde standart Türk klavyesi olarak onaylanmış. 1963 yılında yurtdışından yapılacak ithalatta F klavyeye uygunluk şartı konulmuş. 1974 yılı F klavye iktidarının zirveye çıktığı zamanı temsil ediyor; 74'te TSE, F klavyeyi "mecburî standart" ilan etmiş.

Buraya kadar anlatılanlar, "Türkiye'de olmaz böyle aklı başında şeyler; biz buna mutlaka bir kulp takıp işe yaramaz hale getiririz." mantığına aykırı ve bu yüzden mucizevî görünüyor; nitekim tamamen "yerli ve millî Türk klavyesi"nin iktidar tahtı, kanunla nizamla değil, sadece hudutlarımızdan içeriye binlerce lira ödeyerek satın aldığımız modern teknoloji eseri bilgisayarlarla sarsıldı ve yıkılmaya yüz tuttu.

*

Yukarıdaki bilgileri Zaman gazetesinden derledim; ne yazık ki bu değerli haberi yapan arkadaşımızın ismine erişemedim; son zamanlarda okuduğum en etraflı haber incelemesini yapan bu gazeteci kardeşimi can ü yürekten tebrik ediyorum.

Bu satırların yazarı, kurşunkaleme medhiyeler düzmesine, dolmakalem güzelliğine mersiyeler kaleme almasına rağmen yazmaya başladığı ilk günlerden beri F klavye kullanmaktadır; önceleri daktilo, daha sonra bilgisayarla.

Şöyle böyle 40 seneden beri F klavye hep hayatımın içinde yer aldı. İhsan Sıtkı Yener'in 1955 yılında düzenleyip standart hale getirdiği bu düzenek, yıllardan beri işimi kolaylaştırdı; düşüncelerimin tertiplenmesinde ve kâğıda aktarılmasında fakat bence çok değerli bir hizmet ifa etti. Kendisine şahsen teşekkürlerimi sunmayı vazife sayıyorum.

Okuduğunuz bu yazı, F klavye ile dizilmiştir. Bilgisayar kullanmaya geçtiğim yıl, o günler itibariyle haylice yüklü bir fark ödeyerek Apple firmasının Türk kullanıcıları için ürettiği makinelerden birini satın almıştım; sonraki yıllarda F klavye kullanmaktan vazgeçmedim, her defasında, "Türkler için düzenlenmiş bir klavye" kullanmakta ısrar ettiğim için diğer tüketicilere nazaran daha okkalı bilgisayar faturaları ödedim. Asla pişman değilim, çünkü F klavyenin diğer Batı standardı klavyelere göre düşüncenin yazıya aktarılmasında Türk kullanıcısına ne kadar büyük konfor sağladığını bizzat tecrübe etmiştim; bu konfordan hiç vazgeçmedim ve öyle bir niyetim de yok.

Ne var ki genç kullanıcı kitlesi galiba benim ve mensup olduğum nesil gibi düşünmüyor; onlar Q ile başlayan ve (QVERTY) diye devam eden Amerikan-İngiliz standartlarındaki klavyeyi kullanıyorlar.

- Niçin Türkler için hazırlanmış F klavyeyi kullanmıyorsunuz; ayıp değil mi, diye sorulduğunda mâzeretleri hazır,

- Ama bilgisayarlar hep Q klavye ile üretiliyor; üstelik Q'ya alışınca dünyanın her yerinde kullanılabilecek bir klavye öğrenmiş oluyoruz, diyorlar.

Haklılar mı; bence değiller, fakat onlardan daha çok eleştirilmesi gereken merci, 1974 yılında konulan klavye standardını bilgisayarlar için gözetmeyen Ticaret Bakanlığı yetkilileri olsa gerektir. Onlar Türkçe klavye konusunda şuurla yerli standardımızı savunmuş olsalardı, Türkiye bir Q klavye cenneti haline gelmezdi.

Bu aber incelemesinin web adresini, bu yazının en altında diğer kaynaklarıyla birlikte bulacaksınız. Q klavyenin dünya standardı olduğunu zannedenlere ise en güzel cevabı HP firmasının genel müdürü Şahin Tulga vermiş, zevkle iktibas ediyorum: Tulga, düşünme eyleminin daima anadilde yapıldığını, bunun yaratıcılık ve özgüveni tetikleyeceğini, Türkçe için özel olarak geliştirilmiş F klavyenin de bu ana çıkış noktası nedeniyle özellikle kullanılması gerektiğini söylüyor.

Öyleyse kıssadan hisse: Q klavyeye alışkın olanlar bu kabiliyetlerini ceplerinde taşısınlar ama yerli klavyemize dönsünler; F ile düşünce akışının daha akıcı ve konforlu tarzda yazıya dönüştüğünü göreceklerdir.

F klavye mi, Q klavye mi? Türkçe hangisinde daha hızlı yazılır?

F klavye mi, Q klavye mi? Türkçe hangisinde daha hızlı yazılır?
Bilgisayarınızın başına geçtiğiniz zaman, eğer Q klavye kullanıyorsanız, serçe parmağınız "A" harfine basarken her zorlandığında "bu benim klavyem değil" diye düşünün. Ne "A" olması gereken yerde, ne "K", ne de "S"...

Dizüstü bilgisayarımın kapağını her açtığımda, "3" harfi tam ortaya kurulmuş, sanki alay edercesine bana bakıyor Gözlerimi kaçırmak ne mümkün? Tam ortaya kurulmuş, hak etmediği mevkiye güçlü bir tanıdığı sayesinde, emek sarf etmeden gelenlerden biri gibi... Orada olması gereken, en çok işimize yarayan "A" harfi, saygısızca bir kenara itilmiş. Oysa yapılan araştırmalar gösteriyor ki; "A" harfini "J" harfinden yaklaşık 1000 kat fazla kullanıyoruz. Şaka gibi değil mi?

Türkçemize en uygun klavye olan "F Klavye" neredeyse tarih olmak üzere... Önemsiz gibi görünüyor değil mi? Ne kadar önemli olduğunu, araştırmamızı okuduğunuzda daha iyi anlayacaksınız...




Şu an bilgisayarlarımızda kullandığımız klavyelerle tanışıklığımız eskiye dayanır. Bugünküler nasıl sessiz sedasız yazıyorsa, daktilolarla birlikte hayatımıza giren eski klavyelerimiz o kadar ahenkli seslere sahipti. Üst tuş sırasının ilk harfiyle anılan klavye tiplerinde ilk önce Fransızların "A klavye"sini kullandık, onları hatırlamak için epeyi yaş almış olmak gerek. A klavyede, harflerin dizilimi Türkçeye uygun değildi. Daktilo kullanımı arttıkça yazmayı kolaylaştırmanın yolları aranmaya başlandı. Hele bir kişi, İhsan Sıtkı Yener, bu işe baş koymuştu. 1930'lu yıllarda, Türk dilinin özelliklerine göre yapılmamış, değişik harf dizinleriyle oluşturulmuş yabancı daktilo klavyeleriyle çalışma sıkıntılarını giderme konusunda çalışmalarına başlamıştı. Daktilo konusunda eğitimli bir insandı.

Yener, 1925 yılında Afyon'da doğmuş, İstanbul İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi'ni 1946 yılında bitirdi. 1946'da Sultanahmet Ticaret Lisesi'nde Stenografi, Daktilografi ve Meslek Dersleri öğretmenliğine başladı. 1955�1956 yıllarında Ticaret (ve Turizm) Yüksek Öğretmen Okulunun, 1959�1965 yıllarında ticaret liseleri ve sekreterlik okullarının yönetmelik ve müfredat programlarını hazırlayarak kuruluş ve geliştirme faaliyetlerine katıldı. 1957'de gittiği ABD'de New York Üniversitesi'nde, "Business Administration" bölümünde Ölçme ve Değerlendirme'de master; 1958'de aynı üniversitenin "Business Education" bölümünde Eğitim Metotları, Araştırma-Geliştirme'de doktora yaptı.

TAM BİR TÜRK STANDARDI


İhsan Sıtkı Yener, 1946'dan itibaren Türk dilinin özelliklerine uygun, standart bir klavye geliştirilmesi için resmi makamlara yazılar yazdı. Onlardan "Bilimsel bir klavye yapın, sizin yaptığınızı kabul edelim" cevabını aldı.

İhsan Sıtkı Yener başkanlığında, yabancı uzmanların da bulunduğu bir komisyon kuruldu. Türkçede kullanılmakta olan tüm kelimelerin istatistiği, TDK kılavuzundan yararlanılarak çıkarıldı. 29 934 kelime içinde hangi harften kaçar adet bulunduğu tespit edildikten sonra, parmakların fiziksel güçleri ve hareket özellikleri esas alınarak harf tuşlarının sıralaması yapıldı. Ellerin kullanım yüzdesi de hesaba katılarak yapılan klavyede sol el, yaklaşık yüzde 49, sağ el de yüzde 51 oranında kullanılacak şekilde harfler yerleştirilmişti. Türkçenin fonetik özelliğine uygunluk açısından sesli harfler sol elde toplandı.

Bu yeni uygulamaya devlet de destek verdi. Bilimsel temellere dayalı ölçünlü bir Türk klavyesi geliştirilmesi amacıyla oluşturulan "F klavye", 20 Ekim 1955'te "Standart Türk Klavyesi" olarak onaylandı. F Klavye, 1963 yılında "Bundan sonraki ithalat, standart Türk klavyesine uygun olacak" maddesiyle Gümrükler Kanunu'na eklenmiş, 1974 yılında da Türk Standartları Enstitüsü tarafından "zorunlu standart" olarak kesinleştirilmişti.

ELİMİZE, DİLİMİZE EN UYGUN KLAVYE

" F klavye" hazırdı. Türkiye'de o zaman 40 bin kadar yazı makinesi vardı. Türkiye'nin geleceği düşünülürse bu, gözden çıkarılmayacak bir rakam değildi. Türkçeye en uygun tuş dizilimi olan F klavye (pek çoğunun dediği gibi "Ef klavye" değil, harflerin Türkçe okunuş biçimine göre "Fe kılavye") uzun çalışmalardan sonra daktilolarda en kolay, en hızlı ve hatasız yazı yazmak amacıyla üretilmişti.

Türkçede çok sık kullanılan seslerin karşılığı olan harfler "F klavye"de kolayca ulaşılabilecek yerlere yerleştirilmişti. Türkçedeki harflerin kullanılma oranlan, ünlü-ünsüz ses ilişkileri, hece ve söz yapısı, parmakların kuvvet, yetenek ve işleklikleri göz önünde bulundurularak üretilmişti. Türkçe sözlerde çok sık kullanılan seslerin karşılığı olan harfler, bu klavyede en kolay ulaşılabilecek yerlere serpiştirilmişti. Türkçenin sesçil (fonetik) özelliğine uygunluk açısından F klavyede sesli harfler sol elde toplanmıştır.

Yaklaşık 30.000 Türkçe sözün ölçü alındığı bir değerlendirmede Türkçede en çok kullanılan harfler olan, "A" 26.323, "E" 16.308,"K" 13�542, "İ" 13.384, "M" 11.263, "L" 10.496, "T" 9.669, "R" 8.698 kez geçmekteydi. Bu oran göz önünde bulundurularak söz konusu harfler, F klavyede yerlerini almıştı. Bilgisayarlarla birlikte hayatımıza "O. klavye" girdi. O. klavyede en çok kullandığımız harfler, tabiri caizse, klavyenin en ücra köşelerine dağıtılmıştı. "A" harfi sol elin serçe parmağına düşmüştü, en zayıf halka. Buna karşılık, Türkçede 30.000 sözde sadece 125 defa geçen ve en az kullanılan harf olan "J", O. klavyede Türkçede en fazla kullanılan ünsüzü olan "K" harfinin yerine kurulmuştu.

1956'dan itibaren uluslararası daktilografi yarışmalarında Türkiye 28 defa dünya birincisi olmuş ve 14'ünde de dünya rekorunu kırmıştır. Türkçede genel olarak sessiz harfler ve sesli harfler kelime / cümle içinde hemen hemen eşit sayıda bulunduğu için, klavye bu harfleri her iki ele de eşit miktarda dağıtır. Her iki elimizin en çok çalışan 3'er parmağına denk gelen tuşlardaki harfleri yüzde 45 oranında kullanmak varken, neden bizim için daha zor ve yavaş yazmayı sağlayan İngiliz dilinin Q. klavyesini kullanalım? Dünyada bir yazı birliği sağlamak gibi gerekçeler, burada anlamını yitiriyor. Dil birliği yoksa yazı birliği de olmaz. F klavye sistemini iyice öğrenen bir kişi, önünde O. klavye bile olsa, onu "ayarlar"dan F klavyeye çevirip kullanabilir. Tıpkı daktilo kuşağı olarak niteleyebileceğimiz büyük bir kesimin bugün yaptığı/ yaptığımız gibi...

A KLAVYENİN TARİHÇESİ

Dünyada Q. klavye olarak bildiğimiz tuş dizilimi aslında daktilonun icat edildiği ilk günden beri değişmedi. Neden tuşların bu şekilde dizildiği konusunda çeşitli rivayetler olmasına rağmen şimdilik en yaygın kabul gören hikâye şu: Yazı makinesinin mucidi olan Christopher Latham Sholes, 1867'de cihazın patentini alarak ilk çalışan örnekleri ortaya koyduğu zaman cihazın tasarımından kaynaklanan mekanik bir sorunla karşılaşır. İcat ettiği yazı makinesinin, harfleri kâğıda basmak üzere kullandığı mekanik harf kolları, kapalı bir kutunun içinde yer almaktadır ve iki kol birden kâğıda doğru havalanınca içerde sıkışmaya neden olmaktadır. Sholes bu problemin çözümü için, kullanıcının yazım hızını yavaşlatmak üzere harflerin yerlerini alabildiğine karıştırarak en çok kullanılan harfleri elin en zor ulaşabileceği yerlere yerleştirmeyi uygun görür ve Q. klavye adını verdiğimiz harf dizilimi ortaya çıkar. O. klavye 1873'te daktiloların hızlı yazma nedeniyle sık sık bozulmasına çare olarak bir mühendisliğe aykırılık abidesi olarak geliştirilmişti. En çok kullanılan harfler klavyenin her sırasına dağıtılmış, çoğunluk oluşturan sağ elini kullanan insanlar, zayıf ellerini çok kullanmak zorunda kalmıştı. İlginçtir amaç, daktilo kullananları olabildiğince ağır yazmaya zorlamak, böylece daktilo makinesinin ömrünü uzatmaktı. Bilgisayarlar çıkıp da tuşların hızlı yazma nedeniyle bozulma sorunu ortadan kalktığı zaman bile, O. klavye yaygınlaştığından bu standart korundu.

Aslında O.klavye, İngilizceye de uygun değildir. Q. klavyenin daha iyi alternatifleri olabileceğini düşünenler çıkmıştı. Örneğin Washington State Üniversitesinden Prof. Dr. August Dvorak, 1932 yılında İngilizcede çok kullanılan harflerin klavyenin en kolay ulaşılabilir yeri olan orta sırasına toplandığı bir klavye dizilimi önerdi. Dvorak'ın araştırmalarına göre, sekreterlerin parmakları gündelik yazı işleri sırasında Q. klavyede 16 mil yol alırken Dvorak klavyesinde sadece 1 mil yol almaktadır. Ancak daktilo yazanların Q. klavyeye olan mevcut alışkanlıkları, üreticilerin itirazı ve piyasanın Q klavye tarafından çoktan istila edilmiş olmasına; 40 milyon daktilonun değiştirilme maliyeti de eklenince Dvorak'ın klavyesi yayılamadan kaybolup gitti.

F VE a KLAVYELERE YÖNELİK BİZDEN ELEŞTİRİLER

Q Klavyenin evrensel olduğu fikrine, yazar Yurtsan Atakan şu güzel cevabı veriyor: "Hıncal Uluç'un 'Q! savunusunda kullandığı temel argümanlardan biri de aynı yanılgıya dayanıyor. Dünyanın 'O1 klavye kullandığını söyleyen Hıncal Uluç'a göre, yurtdışına gittiğinizde deli danalar gibi 'F' klavye arayıp bulamazsınız; hâlbuki '(X klavye kullanıyorsanız sürü sebil klavye emrinize amadedir. O zaman 'F'yi atın, baştan 'Q! kullanın. Aynı mantıkla iyisi mi biz Türkçeyi toptan başımızdan atalım. Öyle değil mi ya, yurtdışına çıktığımızda derdimizi anlatacak Türkçe bilen biri arayıp bulamayacağımız, İngilizce bilseydik sürü sebil kişiyle iletişim kurabileceğimize göre Türkçeyi atalım, resmi dil olarak baştan İngilizceyi kabul edelim. Benim bu konuda eklemek istediğim bir husus şudur: F klavye kullananlar genellikle bakmadan yazabilir. Bu durumda sadece VVindovvs'ta klavyeyi 'F'ye çevirmek yeterli olur. Bu bizi dünyadan koparmaz, öyle olsaydı Latin alfabe kullanmayan ülkeler dünyadan kopmuş olurdu."

F KLAVYE ÖZGÜVEN, Q. KLAVYE TESLİMİYET SEMBOLÜDÜR

HP Türkiye Genel Müdürü Şahin Tulga, SAP Teknoloji Günleri 2003'te Amerika'da aldığı eğitim sürecinden bahsederek düşünme eyleminin daima ana dilde yapıldığını, bunun yaratıcılık ve özgüveni tetikleyeceğini, Türkçe için özel olarak geliştirilmiş 'F" klavyenin de bu ana çıkış noktası nedeniyle özellikle kullanılması gerektiğini savunmuştur.

Bilgisayar kullanımındaki verimsizliğin en büyük etkeni İhsan Yener'e göre Q. klavyedir:

"Türk dilinin özelliklerine göre on parmakla bakmadan klavye kullanma yöntemi için, çok verimli bir 'Standart Türk Klavyesi' 1955 yılından beri resmen var olduğu halde, İngiliz dili için 130 yıl önce (on parmak yönteminin bilinmediği çağda) belirlenen ve Türkçedeki binlerce sözcüğün yazılmasına olanak vermeyen "American Standard Code for Information Interch-ange (ASCII) klavye, dünya standardı zannedilmiştir. Türkçeye has 7 harfin, en kullanışsız yerlere bilinçsizce yerleştirilmesiyle oluşturulmuş klavyeyi de O. Türkçe standardı olarak kabullenen kullanıcıların bu hususta bilinçsiz oluşları, bilgisayar kullanımındaki verimsizliğin en büyük etkeni olmaktadır."

Şimdi, bilgisayarınızın başına geçtiğiniz zaman, eğer Q. klavye kullanıyorsanız, serçe parmağınız A harfine basarken her zorlandığında "bu benim klavyem değil" diye düşünün. Ne A olması gereken yerde, ne K, ne de S... Yalnızca L ve P, F klavyedeki yerlerinde. Zaten bu klavye, bizden değil. Önce bunu kabul etmek gerek...

Bizim için ciddi araştırmalar sonucu oluşturulmuş, sistematize edilmiş bir F klavye varken, Q. klavye, bizi bize ait bir değerden daha uzaklaştırıyor.*




*Bu araştırmada, Genel Ağ'daki "www. forum.donanimhaber.com" ile "www.şampiyon- kurslari.com.tr" sitelerinden ve Türk Dil Kurumu Dergisi, sayı: 683'teki Belgin Tezcan AKSU imzalı yazıdan yararlanılmıştır.( Araştırma: Ahmet Öztarhan, Dil ve Edebiyat Dergisi)

Kan grubu pankreas kanseri riskini belirliyor


B grubu kanı olan kişiler 0 grubuna oranla yüzde 72 daha fazla pankreas kanserine yakalanma riski taşıyorlar.

ABC'nin sitesinde yer alan habere göre, en ölümcül kanserlerden biri olan pankreas kanserine B grubu kanı olan kişiler 0 grubu kanı olanlara oranlara yüzde 72 daha çok yakalanıyorlar. 0 grubuna kıyasla AB grubu yüzde 51, A grubu yüzde 32 daha çok panreas kanserine yakalanma riski ile karşı karşıya bulunuyor.

The Journal of the National Cancer Institute'nin 1970 ve 1980'lerden beri izlediği 107 bin 503 kadın ve erkeğe dayanarak açıklanan bu araştırma pankreas kanserine yakalanma nedenlerini bulabilme noktasında önem taşıyor.

Dana-Farber Kanser Enstitüsü and Harvard Tıp Okulu'ndan Dr. Brian Wolpin bulguların gelecekte pratik görüntüleme yöntemlerinin gelişmesinde rol oynayacağını söylüyor. Wolpin, "Kan grubu ve pankreas kanseri arasındaki bağ bilim adamlarına hastalığa bağlı biyolojik mekanizmalarda yeni bir anlayış getiriyor" dedi.

Avustralya Sağlık ve Sosyal Yardım Enstitüsü'ne göre, yılda yaklaşık 2 bin kişi pankreas kanseri nedeniyle hayatını kaybediyor. Pankreas kanseri sıklıkla çok çabuk vücuda yayılıyor ve birçok insanda ileri seviyeye gelene kadar tespit edilemiyor.

Kenan Sofuoğlu 4. oldu

2007 Supersport Dünya Şampiyonu motosikletçi Kenan Sofuoğlu, 2009 Supersport Dünya Şampiyonası Katar ayağında 4. oldu.

Milli motosikletçi Kenan Sofuoğlu, 2009 Supersport Dünya Şampiyonası Katar ayağını 4. sırada noktaladı.

Katar'daki Losail Pisti'nde yapılan sezonun ikinci ayağında Kenan Sofuoğlu, zaman zaman birinciliği eline geçirse de yarışı 4. sırada tamamlayabildi.

Sezonun ilk yarışında Avustralya'da ilk sırayı alan Kenan Sofuoğlu, ikinci yarışını 4. sırada bitirirken, Katar'da İrlandalı Eugene Laverty 1'inci, Sofuoğlu'nun takım arkadaşı Avustralyalı Andrew Pitt 2'nci, İngiliz Cal Crutchlow ise 3. oldu.
------------------
bir ara birinciliğe yükselen Kenan PI'da yaptıklarını tekrarlayacak sandım ama, bir iki ufak hata ona önce liderlik sonra da ikinciliğe mâl oldu. geriye düştüğünde ise takım arkadaşını geçemedi ve yeniden atak yapmak için yeterli süre kalmadı, son virajda da fren noktasını kaçırıp geniş dönmek zorunda kalıca dördüncülük kaçınılmaz oldu. Ama herşeye rağmen güzel bir yarış izledim, Kenan olmasa ön sıradaki ekşının yarısı olmazdı :)

Naber ?

Naber ?


Bu soruya yabancı değilizdir.Gün içinde çok karşılaşmışızdır ; “naber ?”
“Naber” ağızdan o kadar kolay çıkan bir şeydir ki aslında siz onu yolda gördüğünüz az samimi olduğunuz kişilere karşı bile kullanabilirsiniz...

Biz “naber” i , “iyidir” diye geçiştirebiliriz...Çenemiz düşükse “iyi” nin ayrıntılarına inebiliriz..

İyi değil kötü ise ahvalimiz o zaman da yine kısaca “iyi” deriz...Bu adettendir.Üstelik “iyi” de tıpkı “naber” gibi ağızdan kolay çıkan bir sözdür. “Naber” ile “iyi” amca çocuklarıdır çünkü...İyi anlaşırlar.

“Naber” geveze , haylaz bir çocukken, “iyi” ekseriyetle dalgın ve mülayim bir çocuktur.
“Naber” i genelde kızlar çok sever... “Naber” sosyal ilişkileri iyi olan canayakın bir adamdır.

“İyi” ruhsuz ibnenin tekidir. “İyi” de “naber” in gözlerinde gördüğünüz o parlak ışığı, o zeka kıpırtılarını göremezsiniz... “iyi” hani sessiz, sakin bir çocuktur ama gözlerinin içine baktığınızda da onda bir mallık sezersiniz...O daha çok “lan susayım da adam sansınlar bari” der içinden.Uğraşmak istemez onla,bunla,şunla...Ayrıntıları, tefferruatları sevmez “iyi” .

Naber , ne haber’den türemiştir....Aslında naber’in bir anlamı yoktur... “ne haber” in ise anlamı çok derindir.

“Ne haber?” tüketim toplumu tarafından yozlaştırılmış, dejenere bir genç arkadaşımızdır.
“Ne haber” iyidir, candır, kandır...İçinde bulunduğu yozlaşmanın kendisi de farkındadır..Ne hale getirdiniz beni be, yeter artık diye içten içe kendini yemektir...Ama bunlar hep sessiz haykırışlar olarak kalır...İçinde bulunduğu batağa o kadar saplanmıştır ki o düzenin bir parçası olmuştur artık.Özünde iyi biri olsa da , o da artık bozulmuştur diğerleri gibi.Belki bir hamleyle geriye dönüş, bir öze dönüş hareketiyle kendini yeniden bulacaktır.O ise şimdi çekildiği bir köşede olan biteni , isyanlarını içinde saklayarak izler...Zamanı gelince biriktirdiklerini herkesin yüzüne kusma niyetindedir.Bunu planlar gecelerce, bunu düşler gündüzler boyu....

Ne haber ; haberler nasıl, ne haltlar işledin yine demektir.İşte siz bunu “naber” sorusuna yaptığınız gibi kısa bir “iyi” ile es geçemezsiniz.Ya da bilmem, geçersiniz belki ama soruyu soran çok darılır size.

Evet şimdi, o halde öğrendiklerimizi cümle içinde kullanarak pekiştirelim :


- Naber ?

- İyi.

İşte dediğimiz gibi bu soruya bir “iyi” demek kafidir.



- Ne haber ?


- Ne mi haber... Aynı üstadım..Durumumuz “durağan”. Her an “eksi” ye dönmesinden korkuluyor...Televizyonlarda ekonomist beyler öyle diyor.Biz ise “kalbi kırıklar bankasın’da faiz’lerin inmesini bekliyoruz” , elimizde telefonlar...

Ve bekliyoruz.Çoğu zaman “durağan” olmak, durağan yaşamak bile bize allahın bir lütfu olarak geliyor...O kadar korkuyoruz ki durumumuzun negatife dönmesinden böylesi iyidir diyoruz...Kriz yöntemleri, kemer sıkmalar...

İzleyiciyim şu günlerde olanları.Gelen geçene bakıyorum...Kalemi elime aldığımda “günlük yazmayacaksın yoksa değil mi ha ?” diye bir alaylı iç ses kulaklarıma geliyor... İşe biraz Hollywood etkileri de giriyor tabi.

“Hadiiiii ama dostummmm bunu yapamazsın sahiden de oturup bir liseli ergen gibi günlük mü yazacaksın haa olamaz, lanet olsun...!” ...


Hayır.Korkuya mahal yok.Elbette günlük yazmayacağım..Hayır, iç ses öyle söyledi diye değil.Zaten iç ses günde milyon defa bir şeyler diyor.Onun dediği her şeyi yapsaydım bugün buralarda olmazdım belki de.

İç seslerle geçiyor yaşam.Pencerelerle, ekranlarla, beyaz camla,çanak antenle,alkolle,dua ile ve sayıklamalarla...

Siz yaşarken uykudaki gibi sayıklıyorsunuz....Ama bunu fark etmiyorsunuz.Uykuda olduğunuzu bilmiyorsunuz, sayıkladığınızı hissetmiyorsunuz....Belki ender de olsa birileri çıkıp diyor bunu size.Size uyurken , sayıklarken rasgelen biri diyor bunu.Ama o kişide öyle kolay kolay çıkmıyor.Bunu fark edenler , bunu size hatırlattıranlar o kadar az ki..!

Bildiğiniz tek şey hayatın belirli anlarında karşınıza çıkan bu hikmetli kişilerin sayıca azlığı. Onlara o kadar muhtaçsınız ki..! Bu çaresizliğinizin de farkındasınız belki siz....

- Ne haber ?


- Yuvarlanıyoruz azizim.Az önce marketten iki bira kapmaya yeltendim.Yapacak bir şeyin bulunmadığı, televizyonların “bizden bile derbeder” insanların hayatlarının anlatıldığı dizilerle kaplı olduğu , aynı espiri ile on yıl boyunca şov programı yapan komedyenlerin bulunduğu memlekette şairin de dediği gibi “akşam, olmuş güneş batmış, içmeyip de ne halt edeceksin ?”

- Peki ne oldu yeltendi de , gitmedin mi ?


- Yok bakalım bu gece bir de böyle deneyeyim dedim.Bakalım bu gece ayık kafayla nasıl çekiliyormuş...Televizyona baktım.Sanal dünyaya göz attım.Dünden kalma gazeteleri okudum.Yatakta düz ve ters takla attım.Yoldan geçen kızlara baktım, kimilerine “içimden” laf attım...Tavla öğrenmeye çalıştım,satrancı işime gelmeyince yarım bırakıp kaçtım.Kitaplıkta “Orhan Veli” ye baktım.Kesmedi ama , keşke biraz daha yazsaymışsın da öyle ölseymişsin be Orhan’ım dedim.!

Kuru üzüm yedim.Dünyada kuru üzüm kadar insanı dinç tutan, direk kana karışan bir şey olmadığını bir kez daha idrak ettim...Kuru üzüm susattığı için damacanaya koştum....Anadolu’nun bir köyünde pınar başından içer gibi kana kana içtim.Sonra aklıma bir şüphe düştü...

“Ulan sen de olmazsan ne yaparız lan biz” dedim su’ya...Öyleydi gerçekten de...İçime korkular düştü hemen o suyla abdest aldım,namaza durdum.Dua ederken “Allahım, ne olur suyu bizden eksik etme , halimiz nice olur ?” diye yalvardım belki de çocukçasına...

O fasıl geçince geçmişe döndüm.Şarkı dinlemeye kalktım ama hepsi aşk şarkılarıydı..Kimse “aşk” tan hoşlanmayanlar için ya da yalnızlar için şarkı yazmıyordu bugünlerde...Şakılar bile çoğuldu ki , dinleyen biz “tek” leri her seferinde dışlıyorlardı...Yeter dedim, yeter.Size de aşkınıza da, ay ışığınıza da , sonsuz sevgilerinize de..! Defolun gidin rahat bırakın “tek” insanları..! Biz sizin gibi bir tarafımızı paylaşmak istemiyoruz.Biz bencil insanlarız evet ne olmuş, var mı daha da ötesi ?

Bu çoğul şarkılara sırf bir özne bulmak için bile kalkıp aşık olamazdım herhalde.Olmuyordu bu işler böyle.Zorlasan da mümkünatı yoktu.Ve çoğul şarkıların en güzeli belki de içinden “seni uzaktan sevmek aşkların en güzeli.....” mısraları geçeni idi..

Fakat bir yerden sonra baydı o da.Bu şarkıda emeği geçen büyük müzik üstadlarına karşı bile küstahça hareket ettim.Herkese kızdım.Müzisyenlere, şairlere,yazarlara.... “Olmuyor, olmuyor, ruh yok, monşer ...!” dedim...Niye daha yaratıcı olmuyorsunuz diye kızdım...Halbuki ben onların yapabildiğini bile yapamıyordum.Ne tek bir nota, ne tek bir sözüm vardı...

Sustum,kenara çekildim.Kuru üzüm yemeye bir nihayet verdim.Bu kadar “kan” yeterdi bana...Enerjiye ihtiyacım yoktu artık.Yatarken Allah’a dua edecektim ; “durağan” halimizi eksiye çevirme ya rabbi ...!




AHK. 14.03.2009 Cumartesi , 01.00

fobiler... (siz de kendinize bi tane seçin..a'dan z'ye...! )

kaynak : vikipedi.

...favorim venüstrafobi :D :D

islamofobi ' de gayet ilginç hani, öyle korkunç insanlarız ki psikoloji litaretürüne bile girmişiz..(!)

A

ablütofobi: yıkanmaktan korkma
agirofobi: caddelerden ya da caddelerde karşıdan karşıya geçmekten korkma
agorafobi: açık yer ya da kalabalık korkusu
ailurofobi: kedilerden korkma
akluofobi: karanlıktan korkma
akrofobi: yüksek yerlerden korkma
akustikofobi: belirli seslerden kokrma
algofobi: acı çekmekten korkmak
amaksofobi: araba (ya da taşıt)korkusu
amatofobi: toz korkusu
amnezifobi:Hafızasını kaybetmekten korkma
amofobi:Sivri cisim korkusu
androfobi: adamlardan korkma
anemofobi: fırtına korkusu
antlofobi: sel korkusu
antropofobi: insanlardan korkma
apifobi: arılardan korkma
arakibutirofobi: yerfıstığı ezmesinin, yerken, damağa yapışmasından duyulan korku
araknofobi: örümceklerden korkma
aritmofobi: sayılardan korkma
asimetrifobi: simetrik olmayan şeylerden korkma
astenofobi: güçsüz olmaktan korkma
astrafobi: şimşek korkusu
ataksofobi: düzensizlikten korkma
atelofobi: mükemmel ol(a)mamaktan korkma
aviofobi: uçuş korkusu
B

ballistofobi: silahtan ya da mermilerden korkma
batofobi: derinlik korkusu, yüksek binaların yanından geçmekten korkma
batrakofobi: kurbağa, semender gibi çiftyaşayışlı (amfibyen) hayvanlardan korkma
belonefobi: iğnelerden korkma
bibliyofobi: kitaplardan korkma
bromidrosifobi: vücut kokusundan korkma
brontofobi: gökgürültüsünden korkma

D
datafobi: veriden korkma
dentofobi: dişçiden korkma
dermatopatofobi: deri hastalıklarından korkma
dekatriaparaskevifobi: ayın 13'ünün Cuma gününe gelmesi korkusu

E
eisoptrofobi: aynalardan korkma
elektrofobi: elektrikten korkma
emetofobi: kusmaktan korkma
entomofobi: böceklerden korkma
endofobi: Giyecek korkusu
epistaksiyofobi: burun kanamasından korkma
eritrofobi: yüz kızarmasından duyulan korku
erotofobi: cinsellik korkusu

F
farmakofobi: ilaçlardan korkma
fazmofobi: hayaletlerden korkma
febrifobi: yüksek ateşten korkma
filemafobi: öpmekten ya da öpüşmekten korkma
filofobi: sevmekten, aşık olmaktan korkma
fobofobi: korkmaktan korkma
fotofobi: ışıktan korkma

G
gametofobi: evlenmekten korkma
gefirofobi: köprülerden geçmekten korkma
gerontofobi: yaşlı insanlardan ya da yaşlanmaktan korkma
glossofobi: topluluk önünde konuşmaktan korkma

H
haptofobi: dokunulmaktan korkma
harpaksofobi: hırsızlardan ya da bir suçun kurbanı olmaktan korkma
helyofobi: güneş'ten korkma
hematofobi: kan korkusu
herpetofobi: sürüngenlerden korkma
hidrofobi: sudan, yüzmekten ya da boğulmaktan korkma
higrofobi: nemden ya da yağmurdan korkma
hipegiyafobi: sorumluluktan korkma
hipnofobi: uyumaktan korkma
hipofobi: atlardan korkma
homiklofobi: sisten korkma
homofobi: eşcinsellerden korkma

İ
ihtiyofobi: balıklardan korkma
islamofobi: İslamdan ve müslümandan korkma

J
jinefobi: kadınlardan korkma

K
kainatetofobi:Yenilik korkusu
kakofobi: çirkinlikten, çirkin seylerden korkma
kakorafiyafobi: başarısız olma korkusu
kanserofobi: kanser olmaktan korkma
kardiyofobi: kalp hastalığından korkma
karnofobi: etten korkma
katagelofobi: dalga geçilmekten korkma
kemofobi: kimyasal maddelerden korkma
kenofobi:Karanlık korkusu
keymafobi: kıştan ve soğuktan korkma
kimofobi: dalgalardan korkma
kinofobi: köpeklerden korkma
kitinofobi:böcekten korkma
klimakofobi: merdivenden düşmekten ya da merdivenlerden korkma
klostrofobi: kapalı yer korkusu Kapalı ve basık yerlerde duyulan korkudur. Asansör, basık tavanlı odalar, koridorlar, kapıları kapalı ve kalabalık otobüs, yeraltı çarşıları, metro, alt geçitler ve kilitli odalar onlar için korku verici yerlerdir. Hastanın temel korkusu bu sayılan yerlerde sıkışıp kalmak, nefes alamamak ve boğulmaktır.
koprofobi: dışkı korkusu
koulrofobi: palyaçolardan korkma
kremnofobi: yüksek yamaçlardan ya da uçurumlardan korkma
kriyofobi:buzdan ya da donmaktan korkma
kronomentrofobi: saatlerden korkma
ksantofobi: sarı renkten korkma
ksenofobi: yabancılardan korkma
ksilofobi: tahta şeylerden ya da ormanlardan korkma

L
limnofobi: göllerden korkma
litikafobi: davalardan ve mahkemelerden korkma
logofobi: belirli kelimelerden korkma
lökofobi: beyaz renkten korkma

M
manyofobi: delirmekten korkma
mastigofobi: cezalandırılmaktan korkma
mekanofobi: makinelerden korkma
melanofobi: siyah renkten korkma
mikrobiyofobi: mikroplardan korkma
mizofobi: kirlilikten korkma
monofobi: yalnızlıktan korkma
musofobi: farelerden korkma

N
nekrofobi: cesetten korkma
nelofobi: camdan korkma
niktofobi: geceden korkma
nozokomefobi: hastanelerden korkma
nüdofobi: çıplaklıktan korkma
Negrofobi: Zencilerden korkma

O
obesofobi: şişmanlamaktan korkma
ofidiyofobi: yılanlardan korkma
okofobi: taşıt araçlarından korkma
orofobi:Yamaçtan iniş korkusu
osmofobi: belirli kokulardan korkma
otofobi:ıssız bir yerde kişinin tek başına olmaktan duyduğu korku

P
pantofobi: her şeyden korkma
papirofobi: kâğıttan korkma
paraskavedekatriafobi: ayın onüçü ve cuma olan günden korkma
patofobi: hasta olmaktan korkma
pedofobi: çocuklardan korkma
peladofobi: kel insanlardan ya da kelleşmekten korkma
penyafobi: fakirlikten korkma
pirofobi: ateşten korkma
plakofobi: mezar taşlarından korkma
pogonofobi: sakaldan ya da sakallı kişilerden korkma
politikofobi: politikacılardan korkma
porfirofobi: mor renkten korkma
potamofobi: ırmaklardan ya da su akıntılarından korkma
potofobi: alkollü içeceklerden korkma
pteronofobi: kuş tüyünden korkma
pupafobi: kuklalardan korkma

R
radyofobi: radyasyondan, x ışınlarından korkma.
ranidafobi: kurbağalardan korkma

S
selenofobi: ay'dan korkma
siderofobi: yıldızlardan korkma
simetrofobi: simetriden korkma
skiofobi: gölgelerden korkma
sosyofobi: toplumdan, genel olarak insanlardan korkma
soteriofobi: başkalarına muhtaç olmaktan korkma

T
tafefobi: diri diri gömülmekten korkma
takofobi: yüksek hızdan korkma
talassofobi: deniz ya da okyanus korkusu
tanatofobi: ölümden korkma
teknofobi: teknolojiden korkma
teratofobi: gebe kadının, şekilsiz, çirkin bir çocuk doğurmaktan korkması
termofobi: ısıdan korkma
testofobi: testlerden ya da sınavlardan korkma
tokofobi: gebe kalmaktan ya da çocuk doğurmaktan korkma
tomofobi: ameliyat olmaktan korkma
toksifobi: zehir korkusu
topofobi: belirli yerlerden korkma
travmatofobi: yaralanmaktan korkma
trikinofobi: gıda zehirlenmesinden korkma
triskaidekafobi: 13 sayısından korkma
tripanofobi: aşı ya da iğne olmaktan korkma
trikopatofobi: saç hastalıklarından korkma

Ü
ürofobi: sidikten korkma

X
xenofobi: yabancılardan korkma

V
venereofobi: zührevî hastalıklardan korkma
venüstrafobi: güzel kadınlardan korkma
vermifobi: solucanlardan korkma

Z
zelofobi: kıskançlıktan korkma
zoofobi: hayvanlardan korkma